Öyle iman içindeydiler ki içlerinden bazıları çabucak sunak kaplarını aldılar. Mabedin

güney doğu kapısına yöneldiler. Duvar sunak kabıyla kendine yönelenleri görünce açıldı ve

arkalarından kapandı. Onlar orada ebedi kalacaklardır…’

Bir İstanbul Efsanesi

Duvarlara kaynamış ölüler için…

Cennette bir güruh insan. Yaran, dostan, muhibban başka cennette uyanmış.

Sunağın arkasında azizler. Doğulu leke, mecidiye kumaşında, sahibinin bildiği bir nakış kuşu oluyor. Düğümü zamanın, düğümlerime denk geliyor.

Sökemiyorum. Ölüler kapıları içeriden sürgülüyor. Yedi kapıdan toplanmış tuzları

sürüyorum kilitlere. Nafile, açılmıyor efsaneler, sihrin kanunları ile. Hadise bin yıldır böyle. Bin yıldır dilde böyle. Belki de biraz önce öldü ölüm içeride.

Kalemden bulanık bir nehir akıyor, tutunamıyorum. Yol sarhoşuyken, bir delinin hayreti ellerime bulaşıyor. Alüvyonunda ne arıyorum esrik ırmağın, bilmiyorum.

Üzerime başıma, içime dışıma bir kanonun tortusu çöreklenmiş, temizleyemiyor,

ufalayamıyorum. Zincirinden boşanmış, kalemden bir deli akıyor, yakalayamıyorum. Kavrasam, sağrısının orta yerinden… Yapamıyorum.

Akışın sahiciliğine şehadet etmiş bir yürek. Nasıl dönmeli, adı İrem de olsa

bağlardan, başka cennetteyken aşıkan, hayran? Ne yapmalı şimdi, nasıl ikna olup

şaraba sahici demeli, süt ırmağına kanabilmeli. Başka cennette esrik kadınlar diyorum. Hükmetmeyen hükümdar öbür yerde. Kalemden akan deli orada. Gözlerimize

tutuklu mavi erguvan ve bildiğim bütün hakikatlerin imkânsızından öte ne varsa

öteki mekânda. Mümkün burada kalmış. Ne yapmalı şimdi, fâni olup, nasıl bal ırmağına tevekkül etmeli.

Felçlilerin çizdiği hatlara yakışan kadınlar kumların arasında. Uyuyakalmış

düşman düşünde. Gevşeyen karatuz kayaları. Ah, dağılıverecek mezarlar! Ölüler

hokkaya doluyor. Parmak uçlarıma mumlanmış, kırışık yüzler takılıyor. Beyler gibi

köpürse, çarlar gibi sussa, ya bir ozan gibi

koşma söyleyiverse gövermiş simalar. Ey

Çalab, bu oyun delinin ne işine yarıyor?

Duyamıyorum. Kabiliyetlerim içinde bir

simya daha köreliyor. Körler çizmiş kadınları. Kadınların gözü yok, onlar, ‘şu

anda, biri olan biri’ olamıyor.

İçi oyulmuş sıvaların altında, altın iki

iskelet, gülümsemek gibi parlıyor. Kemikler, kelimeleri ilk defa kuranın yaptığı gibi,

yeniden kurulmayı bekliyor. Yine de çürüyor beden, neden? Kehanete gerek yok

‘başka şehirde, siz ikiniz, kızıl bir câm içinde öleceksiniz! Hızlı olanı seçeceksiniz tarihten.’ Ebediyet adımlarımı hızlandırıyor,

gelecek böyle böyle önüme geçiyor. İki

kişi çabucak sunak kaplarına koşuyor. Ben

acele edemiyorum, neden?

Karakum saatleri, hazları ve gönülleri kalbinden mi bölmüş ne? Hevesleriyle,

ciltleri ayırmış kefenler. Mutsuzluklarına

dokunulamayan cesetler, hâkî karanlıkları

soluyor. Bilgeliğe gerek yok, siz de bilirsiniz; ikisinden hangisi önce gitse öte yere,

dişi bir keder, ya da erkek bir rüzigâr, düşlerinin aniden belirmesini umması çok

tehlikelidir. Şimdi, arz edebildim mi efendim? Onlar, aralıkta, düşlerinde. Eyvah,

biz aynı anda uyanamayacağız ve bakamayacağız birbirimizin gözlerine!

Kalemden bir deli, ‘korunmuş levha’nın sahibine yalvarıyor. Mahzun elleri

Stanbul oluyor. Asitane, kilitli zıvanalara, hâlâ ihtiyaçlarını mı söylüyor? Kelam

niçin bedene dönmüyor? Yoksa, giderken değilse de, dönerken hata mı işlediler,

boylarınca, kanlı sütunların içlerinde. Özlü sözleri yazamıyorum. Zaten hiç gerek

yok kâhin birine; ‘yöneldiğin yöne dikkat! İçerden demirlenen kapıları da oymayı

öğren yeri geldiğinde.’

Kalemin serserisine bırakmıyor, kendine ait olanı hemencecik alıyor, düşleri

küflenmiş bu diyar. Demek ki hâlâ, keyfince uyanamayacak deliler var. Baksana,

benim gecemde parlamıyor yıldızlar. Gözleri taş ağızlarla boyuyorlar. Onlar orada

ebedî susacaklar. Konuşarak ölüyor kalemden ağan deli. Susturamıyorum. Susması

da söylemesi de aynı yasaya bağlı. İmkânı yok, ayıramıyorum.

Duvarda bir güruh insan. Çağını bekliyor, zamanını inanmanın yeniden. Beddua etmeden, hınçlanmadan, öfkelenmeden, ve tutkularına değmeden. Bir yol, bir kurtuluş muhakkak olmalı destanın içinde, bilemesem de destanın kahramanı neyin

içinde? Bu âlem serapa hayalse ve rüya görüyorsam bir gecede, aslın gölgesiyse bu

âlem ve yine de rüyayı görüyorsam gecede ve geceyi görüyorsam rüyada yine. Hayal bu devran ve geçici ölüler taşlardaysa ve katılmış bedenlerden ölüm moru ayan

beyan görülüyor ve ölüler seçilemiyorsa…

Nasıl ilerlemeli, altlarından canlar akan camın döşünde. Duvar burada, kapı

burada ve nehirlerin tekmil sesleri. Ne gitsen, ne gitmesen, hem gitsen, hem gitmesen mevt bozu bir dehlize cenneti nasıl ihbar etmeli? Ebedî düş göremiyorlar.

Kararmış kelamı kapıp çıkaramıyorum, beden olmadan önce sözü, ah! Ezelî bir

düşü yoramıyorum. Sözler karaca bir taşın sırtına pek ağır. Vaad edileni anlatamıyor

kakılmış hatayîlere hizalanmış yazılar. Metinler, tonozların içine, kelimeler ölümlere kaynamış; söksem, sökün eden ölüm mü, ölü mü olacak bilemiyorum. Satıhlarla,

mürekkebin delisi, benim bu bedende ne işim var? Neyi kastediyor yanık göğsümle

şifreyi davet eden esrar? Yatmazdan önce dilediğin ay bahçesi mi, yoksa, işareti

gösteren aziz mi oluyor şimdi bu çorak duvar?

Bir deli, hikmete yataklık ediyor, kalemden yağan bir deli. Öyle inanç içindeyim ki deliye, bir de ‘Onlar orada kalıcıdırlar’ın hükmüne. Ve ‘beni gamdan azad

edecek yok’ diyen keman sesli güzele. Tuza inansa, ya da ne bileyim, telkâriye,

dantele, veya gül köküne, ağlasa, çok bağlansa, yine de kayaları seçer mi uzanmak

için günahkâr? Düşlerinin bu mezatta ne işi var? Muazzez mevtalar. Onlar orada bir

düşçünün sunmaya kıyamadığı tek sahici düşünü bekliyorlar. Onlar sunak taşında

ebedî kalıcıdırlar.

Duvarda bir güruh adam. Karaltılar, kayaları öremiyor. Ölüler gölgede gözükmüyor. Mabet tekrar mabed olana kadar. İnananlar inana, iman taşların bağrından

fışkırana kadar. Çıkınca, sazendeyi, hanendeyi bulana, bir kelam kendi bedenini

yapana… Bir dişi duvar doğurana, taştan bir ıslaklık, ıslaklıktan bir ırmak taşana

kadar... Çağlar derzlerin arasından geçiyor, ölüler nemli zamanları tutamıyor. Kurumuş bilekleri, onlar güney kapısını çalamıyor. Ne yapsam nafile.

Kalemden bulanık bir deli akıyor. Cezbe sarısında, aşikâr, ayan beyan…

Ne yapmalı şimdi, ‘onlar orada ebedî kalıcıdırlar’.