SIRLANACAK YÜZEY YIRTIĞI 


ASUMAN SUSAM’IN POETİKASINDA ESTETİK BİR FENOMEN OLARAK AÇIKLIK 


YURDAGÜL KONUK

      

‘Yazınsal dil kaygıdan yapılmıştır,’ diyen Blanchot’nun hükmü gibi, bu deneme de Asuman Susam’ın dilin imkânsızlığına işaret ettiği bakış ufkuna ilişen bir yorumsama tutumu ile yazılmıştır. Bu çalışmanın yazarı, Gadamer çizgisini izleyenlere yakın olarak her anlamanın eksik olduğunu kabul etse de metnin ‘bağ mesuliyeti’ olarak kendini dayatan anlamından bahsetmek durumundadır. Yazıldığı esnada, çelişkili biçimde, zaten mevcut olan kelimelerin evrenindeki bir anlamın epey önce orada var olmuş olduğuna dair ‘kesin ama subjektif’ bilme’yi açığa çıkarmak metnin iteleyen gücüdür. Foucault’nun bir konferansının girişindeki hislerinden ilhamla; edebiyatçıyı göstergelere tutunarak işaretleyen metnin içinde fenomenoloğu kendiliğinden bilivermek harika olurdu. Yazmaktansa kavrayışın önce yazanı kuşatması ve sözün bütünlüklü bir hikâye için kendiliğinden belirivermesi... Şimdi burada ortaya çıkan ve bir an için soyunan mananın, yazıcıya işaret eden ifşanın, kimsenin ilgi alanına girmeden önce içinde ikamet etmek yani. Böylelikle fenomende bir evvel olmaksızın, onu söyleyenlerin tarihinden bağımsız, kendi salınıp giden tezahüründe bir bileşen, muhtemel değişimlerinde tabii bir paydaş olunabilirdi. 

Okuyucunun yazının tonundan hissedeceği gibi, Asuman Susam bu çalışmada kısmen semiyotik bir denemenin konusu olarak ele alınacaktır. ‘Yazmak, bağlanma sorumluluğudur,’ diyen iç sesin metnin içinde akışıp ifşa olduğu yerler de göstergebilimin sınırlarına dahil olarak düşünülebilir. Sanatın sınırlara kafa tutan tabiatı, ‘üstlenme’ yükümlülüğünü kaldırırken, kendini sonsuza açmaya çabalayan alacakaranlık olarak edebiyat da bir şey söylememek için konuşmayı kutsuyor. Dilin ancak boşluk ile başladığını söyleyen Blanchot gibi, konuştukça azalanlar, insanın ancak ‘hoşnut ölme yeteneği varsa yazılabilir’ gerçekliği ile gevşeyen bir alana çıkıyor. Bu satırlarda göstergeler olarak Susam’ın şiirleri, yazıları, eleştirileri ve daha birçok yazınsal uzamdaki yaratılarının işaret ettiği ‘açıklığı bütünleme ısrarı’, ‘gösteri’ biçiminde odağa konacaktır. Bununla birlikte bu denemede Susam’ın sadece Kemik İnadı isimli şiir kitabından yola çıkılarak ‘açıklık’ kavrayışını oluşturan anlamlara işaret edilecektir. Her ne kadar gösteren ve gösterilen ilişkisinde bir sapma riski taşıyacak olsa da, denemenin sahibinin yani işaret edenin de Susam ile işaret edilen aynı şeye bakması, ‘açığa çıkma (aletheia) olarak hakikat ve hakikat olmayış arasındaki gerilime benzeyecektir. Bu analojide de bir masumiyet karinesi olacağı ihtimali ile şiirin çok-katmanlılığına sığınılacaktır. Ayrıca bu metinde bir kanon açmak ya da örtmekten söz etmeksizin yazı etkinliğini idealize eden söylem sınırlarına da yeri geldikçe değinilecektir. 

Asuman Susam’ın zihinsel toplumsallıklarının arka planı, kendisinin bir öncesi olan, Varoluş felsefelerinin öne çıktığı ‘iç daralması, bulantı, yalnızlık, terk edilmişlik’ gibi terimlerle yorumlanan bir dönemin ‘yabancılaşma ve dekadans’ kavramlarının yoğunlaştığı bir yere denk gelir. Fakat, ilerleyen kısımlarda özenle vurgulayacağım gibi, onun bakışındaki akışkanlığın yazın uzamındaki karşılığı daha çok ‘bütünlüğe duyulan bağlılık arzusuna açık bir alan gösterme’ etrafına dizilecektir. Yine Blanchot’nun ‘nötr’ anlayışına referansla o da evrenin dikey hiyerarşisi olarak tasavvur edilecek bilme biçimleri yerine yaratı ile yatay bir yerde dolanıklık ilişkisinde olmaya (offenheit) götüren yolu izleyecektir. Yazının başlangıç kıyılarından çok uzaklaşmadan, bu metnin iddiasını netleştirmek gerekirse, Asuman Susam, yazın uzamında bütünlük arzusu ile varılmış, ısrarlı bir açıklık söylemi ile dışarının dili olarak bağ kurma edimini gerçekleştiren bir yazar- şairdir. Bu metinde şimdi gösterilen olarak Susam, gösterdiği açıklığın içinde konumlanan bir retoriğinin gösteri halidir ki bunu niteleyen dünya onun söylemi olduğu kadar artık yoruma açık ve onun dışarısı olan yırtık bir mahaldir. O, benlik ve başkası arasında kurulacak izlek için bir açıklık icat edene kadar ısrar eder ve ‘açıklığa açıklık’ denecek bir söylem menfezi yaratır ki bu da paragrafın başında bahsettiğimiz toplumsallıklardan onu ayrıştıran özgün yönelimdir. Gadamer’ci düşüncenin önemli düşünce dizgelerinden biri açık-alan’dır (offenheit / open space). Bu epistemik kavrayış ödünç alınarak, Susam’ın kendi poetikasından türeyen eylemsel bir meydan açtığı söylenebilir. ‘Durma-olma-bağlanma’ örgüleriyle sürekli genişleyen bu eylemsellik onun sadece şiirini değil varoluşsal halesini de imler. Eserlerinden biri olan Açıklığa Doğru onun için bir eser adından daha fazlasıdır. Açıklık, bu zihinsel evrende bir Şaman’ın sınırsızca dünyaya yönlendirdiği nefes gibi, işmar ettiği yöndür. 

 Şüphesiz, açıklık birçok bağlam içinde ele alınabilecek genişleme kudreti yüksek bir kavrayıştır. Ancak göstergebilim, kendi ilişkisel ağında, genel ve özel deneyimlerin yeni kompozisyonlarla buluştuğu üçüncü halin değerini kayıt altına alalı beri, birçok eser, kavram ve olgu sonsuzca isimlendirme ve anlamlandırma eylemine açılmıştır. Bu sebeple, tümel olarak açıklık ile bir şairin dilindeki tikel bir deneyim olarak açıklık ilişkisini değerlendirmek yöntemsel bir tekniğe karar vermeyi de dayatıyor. 

Agamben, buradaki duruma benzer metot birleşimi ve ayrışımı konusunu Goethe’nin bir eseri ile şöyle refere eder. Goethe, fikirler ve hipotezlerle ilerleyen yöntemin karşısına pek çok kez kendi yöntemini çıkarır. “Der Versuch als Vermittler von Objekt und Subjekt” (“Özne ile Nesne Arasında Aracı Olarak Deney”) isimli makalesinde ‘Pek çok deneyimden oluşan benzer bir deneyim, açıktır ki daha üst türden bir deneyimdir. Bu deneyim, içinde sayısız tekil örneğin ifadesini bulduğu formülü temsil eder,’ der. Bir başka yerde ise şunu söyler: ‘Her var olan, her var olanın analogonudur. Bu yüzden bize görünen varoluş aynı anda hem ayrılmış hem de birleşmiş gibi görünür. Analoji abartılırsa her şey birbirinin aynı olur; analojiden kaçınırsak, her şey sonsuza kadar bölünür.’ Bu destekten sonra, Agamben’in kanısı, ‘Urphanomen’in anlamının analojinin genellik ve özellik karşıtlığının ötesinde mükemmel bir dengede varlığını sürdürdüğü ara yer olduğudur. 

Burada dolaysız olarak, Susam’ın açıklık fenomenini gösteren araçlara ve işlevselliklere yönelen bir Urphänomen (temel/ilkörnek fenomen) dikkat öncelenecektir. Susam, metinlerinde, düşüncenin varoluş aracı olarak açıklığı kullanırken, şiirlerinde bu alanı bazı bağlamsal olgularla ifade ederek söyleme eyleminden bir tür edebî eylem gerçekleştirir ve poetikasını örer. Susam, açık-alanı, esasen, düzyazılarında da şiirlerinde de teorik olarak betimlemek yerine açık alanı açığa çıkaran karaltılar olarak bazı bağ-imge ve söyleyişleri kullanır. Böylelikle açık alan sadece işaret edilen değil aynı zamanda açığa çıkan bir söyleme/konuşma/bilme açıklığı olarak muhatabı ile buluşur. Başka bir deyişle, anlam ve kaygı arasındaki estetik geçişler ve eşikler olarak ‘açık alan’ teriminin felsefi anlamları, Susam şiirinde dünyasal birlikteliklere-ayrılıklara, ‘bağlılık ihtimamı’nı gerektiren bir retoriğe evrilirler. Şairin diyalojik doğası, bizimle metinleri arasında kurulacak bir koridoru mıh gibi aklında tutar. Onun kendi önkabulleri (vorurteile) mutlak doğrular olmak yerine mutlak bağlar olarak atılırlar önümüze.

Aslında metnin geldiği bu kısımda, sanat eseri söylemin nesnesine dönüştüğünde sanat değeri açısından tartışılacak zemininin geçerliliğini bir fenomen geçerliliğine dönüştürür mü? sorusu ile yüzleşiriz. Veya kasıtlı olmasa bile, sanat yoluyla bir söylemeye giriştiğimizde eylem istencimizi yönlendiren güdüler, teorik bir söylem oluşturmaktaki motiflerden hangi açılardan farklılaşır? sorusuyla açıklığın içerdiği vasıfları biraz daha belirginleştirebiliriz. 

Söylemler bir diğeriyle uzlaşır, ayrışır, telaffuz edilirler, kesişirler, benzeşirler ama en nihayetinde kendi iç çerçevelerine sahip olarak, söylenmemiş olanı kendi kompozisyonuna sahip bir düşlemin yorumunu gerektirirler. Bu tikel düş alanında diğer düşlerden muhakkak ayrılırlar ki burada imgelemin doğası gereği bireysel/özel kesintilere açılırlar. Retoriğin yani söylemin bu aralığı şifahi olmadığı kadar, kitabi de değildir. Retoriğin genel anlamının çatladığı yer ara bir anlam zeminidir. Bunu yorum olarak isimlendirip bir konum değiştirme eylemi olarak gören Foucault iki değer ya da iki metin arasındaki işleyişin birbirine dayanışık iki rolü üstlendiğine işaret eder ve şöyle devam eder:

‘Bu konum değişimi bir yandan ve sınırsızca yeni söylemler kurmaya imkân veriyor; ilk metinden kayma, onun sürekliliği her zaman için güncelleştirilebilir söylem olma durumu, içinde sakladığı kabul edilen sayısız veya gizli anlam, ona atfedilen belli başlı kapalılık ve zenginlik, bütün bunlar konuşmak için açık bir imkân yaratmaktadır. Ama öte yandan yorumun yegâne rolü de, kullanılan teknikler hangileri olursa olsun, en sonunda sessizce orada duranı telaffuz edilmiş olanı söylemekten ibarettir. Durmadan yerini değiştirdiği ama hiçbir zaman kurtulamadığı bir paradoks uyarınca, daha önce söylenmiş olan şeyi buna rağmen ilk kez söylemek ve asıl söylenmemiş olanı da öyle olduğu halde usanmadan yinelemek zorundadır. Yorumlamanın sınırsız in-çıkları, kapalı bir yinelemenin düşüyle içten içe çalışılmıştır: ufkunda, belki de başlangıç noktasında yer alandan, alelade ezberden başkaca hiçbir şey yoktur. Yorum, söylemdeki raslantısallığı onu devreye sokarak engeller: metnin kendisinden daha başka bir şeyi söylemeye de pekâlâ imkân verir, ama şu şartla ki söylenmiş ve bir bakıma tamamlanmış olan, o metnin kendisi olsun. Açık çeşitlilik, rastlantı, yorumun ilkesi gereği, söylenmiş olma tehlikesi taşıyan şeyden, yinelemenin sayısına, biçimine, taşıdığı maskeye, onu ortaya çıkaran fırsata taşınmış olmaktadır. Yeni olan söylenen şeyde değil, ama geri dönüşümün gerçekleşmesindedir.’ 

Yorum, raslantısallıktan çıktığında ve belli ilkeler sanat yöntem ve teknikleriyle söylenebilir olduğunda sanatçının yorum hakkı onu şifahi söylemin yasalarına benzer, öznel fakat aynı zamanda kitabi söylemin ayırıcı (discursive) etkisine benzer bir etki üretmesine sebep olur. Sanatçı kendi konum değiştirmesi ile sayısız gizli anlamlar içerisinde durduğu kesintiyi öne çeker. İşte bu yerin sanatçı açısından bakıldığında şifahi retoriğe benzer özgün kreasyonunu konuştururken öte yandan ısrarla bir yasa icat ediyor olduğunda teorik sınırlarda geziniyordur. Fakat çalışmanın girişinde belirttiğim gibi, Susam’ın, açıklık göstergesi kanon oluş ilkelerini de sorgulatacak meydana dair bir düşüncedir. Çünkü bu dil kendi özgün endişelerinden oluşan bir habitatın güvencidir. Bu sebeple, her kanonu başarılmış bir endişe olarak gören Bloom’un görüşüne benzer biçimde, Susam’ın açıklık dediği yer ve hal, kanonu, bir kültürü öylece ya da içinde bulunulan çağın vârisleri olarak geleneğe bakma biçimini devralmayı içermez. Bu durumu Bloom daha açık olarak şöyle dile getirir:

‘Edebî kanon bizim kültüre vaftiz edilmemiz değildir; bizi kültürel endişeden kurtarmaz. Bilakis kültürel endişelerimizi teyit ederken onlara biçim ve tutarlılık vermeye yardım eder. Estetik bir duruşun kendisinin bir ideoloji olduğunda ısrarcıysanız ideoloji, edebî kanon oluşumunda hatırı sayılır bir rol oynar. Bu türden bir ısrar ‘kırgınlar ekolü’nün altı dalının her biri için ortaktır. Feministler, Marksistler, Lacan’cılar, Yeni Tarihselciler, Yapıbozumcular, Göstergebilimciler.’  

Ancak Susam, bir kanonu açma ya da kapama telaşından başka bir tutum olan anlam kırgınlığı olarak isimlendirilebilecek durumu ima eden retoriğini örer. O, bu noktada okuyucusunu olumlamalardan daha çok neyin olmadığını anlamak ile ilişkili bir bakışın kendisine hizalanmalarına çekiyor. Bu sebeple bundan sonrasında Susam’ın açıklık söyleminin niteliklerine yönelerek onun gösteren-görmesini anlamaya girişeceğiz. 

 Asuman Susam, retoriğin dilini arada kalana uygun bir lügati genişleterek kurar. Açıklık burada, özgün yaratılışlarına tazyikte bulunanların çaresizce ateş hattında kaldığı yerlerin de mekânlaşabileceğini ihsas ettiren, davetkâr bir boşluğu betimleyen, sınırdaki kelimelerden yapılmıştır. Çünkü sınırdaki varoluşlar tuhaftırlar. Onların varoluşu, tereddüde mahkûm, nedensiz ve temelsiz bir varoluştur. Arada olmaklık birkaç düzlemde gerçekleşen bir var olma hali olduğu için, imgelerin suyun yüzeyine çıkışları bir seferde olup bitmez. Açıklık söylemi, mesela orman ve ağaç gibi bazı metaforlar ile kesintisiz bir atkı-çözgü düzeneğinde dokunur. Her seferinde başka bir orman başka bir ağaç cinsine işaret ederek bir önceki ormandan kendini siler. Silintinin altındaki espas, Derrida’nın ‘iz’ için yaptığı açılım gibi, açıklık kendine yönelmiş bir işaret olarak asla kendi tam anlamını ya da doluluğunu (plerôma) tanımayan bir öz-boşluk (kênôsis) olarak belirir. 

Susam’ın şiirinde tarafların çokluğuna işaret, onların uzlaşım/sızlığ/ını gören bir göze dönüşür. Arayı oluşturan tarafların her ikisine de temas eden oluşları onları çoklu söylemenin genişliğine de taşıyan imgeleri gerektirir. Buralarda dolaşan dizelerinde, artık düşünce süzülüp salındığı fikir eflakinden yere, yani gerçekliğin ‘neyse o’ olduğu bölgeye inmiş olur. Burada artık sadece arada olanın gördüğü bir çokluk ama aynı zamanda öznel bir sonuç karaltısı vardır. Şimdinin şafağında düşüncenin kaygılı salınımı olmadığı gibi, duygunun derine işleyen müsekkini de etkisiz hale gelmiştir. Tereddüt içermeyen bir dil ile tereddüde sürüklenmiş bir okuyucu açığa çıkarır Susam. Arada olan varlık anlamlarını belirginleştirmiş, kendi gördüğünü kuşkusuzca iletmiş ve yeni bir endişe çatlağı armağan etmiştir şiirin muhataplarına. Böyle yerlerde açıklığın dili, maruz kalınan dünyanın sıkıntıları, halledilmemiş mevzuları, işgal edilmiş varoluşları kendilerine uyandırma icrasıdır. 


Yüzeyin Yasasında Yırtık: Kemik İnadı

Asuman Susam, dilini icat edeceği açıklık için sürekli arkasında yok olduğu poetik mekânlar kurar. Mekânsallık, Susam’ın yazın dilinde söylemler arasında duran bir bağın tanıklığıdır. Bu dil üslup olarak dışarının dilinden silinecek olan bir bağ imgesinin zorunlu yazgısını kanonlardan saklayan içsel bir yasa gibidir. Susam’ın imgelerinde söylemi üretenin yani kendisinin değil de ferah bir meydana ulaşanların ölçülü huzuru üsluplaşır ve dışarının dili olur. Yani açıklık olarak anlaşılan gösterge burada dil ile açılan o metaforik mağaradır. Çalışmanın bundan sonraki aşamasında hiyerarşi gözetmeksizin metafor olarak kemiğin ve Kemik İnadı’ndaki şiirlerin ne türden açıklıklar ürettiğine dikkat çekilecektir.

Kemik, Asuman Susam’ın da üslubu sayılabilecek örtük olanı yarı örtük hale getirerek açığa çıkarma stilizasyonuna numune olabilecek siluetlerden biridir. Susam üslubu, açıklık söylemine uygun birçok ‘varma’ niteliği içerimler. Kemik de bu jargonda, bir terk edilme eşiğinden sonra yeniden zemine ayak basmanın maddesi olarak oradan oraya varılmışlığın hacmidir. 

‘Yumuşak ve beyaz topuklarım benim/ hafızanın kumluklarında/içimde uluyan kurttan korkma/ kemikten ve diş izinden/ sözden kork ama/ aklın riyakâr nefesinden/ tedirgin olma kutup kederinden/ bu açıklıkta dünyanın ucunda/ hatırla en eski yalnızlıksın sen’ (Kemik İnadı, s.20, “Şarkı”)

Bununla birlikte, açıklık orada apaşikâr olmayan olumlamalardan çok sürekliliğin ve kaybolamayışın mahalli gibi gözükür. O, kemiğe atıflarıyla çözülmemişliğin tecessüm ettiği bir bağlanma yerine ya da payına işaret eder. ‘Kalp için apaçık olan yasa, artık yasa değil de bilincin yumuşak içselliğidir’ diyen Foucault’nun yasalaştırma mekânına benzer biçimde, burada kemik, kırılma ve kırılmamaya göre imlenen semiyotik bir yer olur. 

‘sen beni bilmezdin kendinden/ olmakta olanın içindeydi hayat/ önüm arkam açıklık/ insan: bir olanak hem olasılık’ ( Kemik İnadı, s. 21, “Süveyda”)

 Susam’ın imgeselliklere sunduğu mekânlar, imgelerin saklandığı yerlerin göstergeleridir. O yüzden ‘kaybolunamaz mekânsal bir bağ’ olarak kemik, varlığın varoluşunda üstlendiği tanıklık işlevi ile ilk elden ilişkilendirilecek göstergedir. Gerek ‘olmanın ve olmama’nın arasındaki yarığı dolduran unsur oluşuyla, gerekse varlığın hayatiyetinden sonraya kalan olarak dinlenmesi gereken şahittir. Bu noktada teolojinin itikat bahislerinde ‘hayattan sonrası’nın ne’liği işlenirken, kemiklerin bir biçimde konuya dahil olduğu ifade edilmelidir. Genelde tek Tanrılı dinlerde ölüm sonrası devam eden varlık tasavvuruyla yeniden dirilişe kıymet biçilir. Özelde İslam düşüncesi ise yeniden dirilişi birçok boyuttan ifade ederken ‘çürümüş kemikleri’ de bu bahsin araçlarından biri olarak ele alır ve insanı hiçbir zaman olmuş bitmiş bir hadise olarak görmez. İtikat dili, kemikleri, numunesiz yaratılış ile yeniden diriliş arasındaki geçişin nesneleri olarak sunar. Çürümüş kemiklerin yeniden düzenlenerek hayatiyet kazanması, bir yandan Yaratıcı’nın yaratma bilgisinin çeşitliliğinin, diğer yandan da varlığın sürekliliğini delillendiren gerçekliklerin göstergesine dönüşür. Bu süreklilik ve çeşitlilik fikri, şairin üslubunda varoluşun felsefi ve tarihsel referansların dışında, arkeolojik bilgilerle de ulaşılabilecek ‘evrenin aklının dayanıklılığına’ deliller olarak tezahür eder. Asuman Susam bu muhkem payandayı kutsar ve insanın kendi kemikli varoluşuna, külli varoluşuna, oyuklara uyumlanarak uyanır. Varlığın içine düşmek ya da varoluşa uyanmak açıklığın farklı bir görünümleridir bu dünya tasavvurunda. 

‘orda kalsaydı dünya ya da biz atılmasaydık buraya/ unutuyorum bunu taş sıcak avcum yangın/ uyusam diyorum tümseklerinde ovanın/ hatırlamak için sararana dek otlar/ şarkı gelse, karanlığın kalbindeki oku çıkarsa/ gitsem sonra ben, kuzey rüzgârlarına av olsam/ düşsem kendimden bir hayvan mezarlığına/ kemiklerin arasında kemik kalana kadar ağlasam.’ (Kemik İnadı, s. 34, “Sıcak Taş”)

Açıklık, Susam’ın metinlerinde, yazının başında kısmen değindiğimiz gibi bir bağ sorumluluğudur. Buradan hareketle bağlanma fikri, yazarın ontolojisinde sürekli bir müsait olma titreşiminde kendini gösterir. Tam bu noktada Gabriel Marcel’in ontolojik katılım ve sır kavrayışlarını hatırlatırcasına o, sürekli açık bir odanın ev sahipliğinde ve tetiktedir. Filozofunki gibi bir alımlayıcılık (receptivity) ve kuşatıcı bir misafirperverlik (extending hospitality), Susam’ın da bilerek açık bıraktığı odalara ontolojik katılımın nitelikleridir. Mevcudiyet (presence) ve erişilebilirlik (availability) onun da anlam dizgesinde ‘öteki’ tarafından tehdit olarak algılanmayan bir varlık modudur. Bu varlık modu insana olan bağlılığını her fırsatta dile getirir. Dolayısıyla Susam şiirinde açıklık, ben ve öteki arasında kurulan aynı hizadaki, dolaysız, bütünleyici, kendine içkin hürriyet üreten bir bağ kurma söylemidir. 

‘büyümüş halimizle bir damın tepesinde/ ufkun sonsuzluğu baskısı üzerimizde/ biteviye söylenmiş söylenecek yalanlardan yorgun/ dünyayı bir tablo gibi seyrederiz/ el ayak çekildiğinde konuşkanlaşır etraf/ bunu bir ikimiz biliriz/ zamanın içine kaçmış taşları ayıklarız da/ zamanı parçalara ayıramayız’ ( Kemik İnadı, s.31, “Yazı”)

‘Her nasıl olursa olsun, edebiyatın sanat ile bilimin buluştukları yerde ikamet etmesi de tesadüfi değildir,’ diyor Gadamer ve devam ediyor: 

‘Metnin varlık modu eşsiz ve mukayese edilemez bir şeye sahiptir. O anlamaya özel bir tercüme problemi sunar. Hiçbir şey yazılı söz kadar yabancı ve dolayısıyla anlaşılması zor değildir. (…) Edebiyat çok yabancı bir aracıya/ortama sokulan zihnin anlaşılabilirliğidir. Hiçbir şey yazı kadar zihnin (geist) saf izi değildir. Fakat aynı şekilde hiçbir şey anlayan zihne (geist) bu ölçüde muhtaç da değildir. Yazının şifresinin çözümlenerek yorumlanması sırasında bir mucize gerçekleşir. Yabancı ve ölü bir şeyin total şimdiye ve bilinmişliğe dönüşümü… Onunla zaman ve mekân aşılmış izlenimini doğurur. Yazıyla intikal eden şeyi okuyabilen insanlar geçmişe tanıklık ederek onu saf şimdiye dönüştürürler.’ 

Asuman Susam kendi tarihsel ufkuna saplanmaksızın geleneğin (überlieferung) ufkuna canlılıkla uzanır: geçmiş ve geleceği aynı anda adımlayan bir ‘şimdi varlığı’, kaosu ve düzeni aynı anda emziren bir huzur olarak. Çünkü hakikati yüzeyden taşıracak olan anlam kırılması sabit nesneleri çözümlemekten değil onlarla aynı eylem zincirinde birliktelikten gelir bu kaynaşmada.

‘deri, altına ne zerk edilse emiyordu/ tedbirsiz yakalanmıştık, hatırlamaktı zehir/ ilk kez şüphe duyuyordum kendime yakınlığımdan/ ilk kez kökü zayıf ağaç gibi sendeliyordum/ ilk kez oyunu ben kuruyordum/ kireç kuyularını ilk kez. leke içindeydi gökyüzü/ dünyaya açılmak, telaşa kapılmadan ağır ağır unutulmak…/ bu açıklıkta göğsüm rüzgârda, bu iyiydi/ yaşamak ölmek iyiydi, hafıza bilirdi.’ (Kemik İnadı, s. 54, Huş Ağacı,)

Susam, önyargıların reddini değil, dil ile devreye giren bir katmerlenmede kendi tarihçesindeki kahramanını tanıyan bir sadakati kuşanır. Tarihin etkisine kendisini de maruz bırakan bu tavır, ona tanıklık eden okuyucu için ‘eleştirel açıklık’ın ne olmadığının bir göstergesidir.

Anlam, bu söylemde onun etrafını saran bir örgü içinde kendini görünür kılar. Gadamer’in özneler-arası diyalogda mananın kendini açması (Erschlossenheit) kavrayışı, Susam’ın dilinde belirgin bir soru dillendirme açıklığıdır. Onun açıklığı, her an hangi soruyu soracağını, neyi merak edeceğini bilemeyeceğimiz bir okuyucu icat eder. Bir düzlüğe ulaşmış ve oyunun farkında olan bir okuyucuyu.

‘kendimi unuttuğum bir kuyunun başındayım/ seyrediyorum çocukluğumun mevsimlerini/ hatırlayamam sandığım her şey/ orada yeni bir masal.../ hafızanın ipini bıraktım/ yekpare bir düzlükteyim Sylvia/ hayatla aramda bu kamaşma/ belki budalaca bir şenlik.’ (Kemik İnadı, s. 36, “Sylvia”)

 Özetle, Susam çoğaldıkça ancak yatay ve helezonik bağlarla ifade edilebilecek ufki, süreklilik içeren bir açıklık vasfına ulaşır. Burada açıklık söylemi, dokular üzerinde, ulama (rapport) desenler gibi başlangıç ve bitişin sonsuza kadar tekrar edebildiği, fakat eklemlenmenin hiyerarşinin aleyhine anlamlı bütünlükler oluşturduğu bir kitabe deseni gibidir. Ondan kesit aldığınızda, şairin karakterize edildiği bir söylemin izleri de, sonsuzca çoğalacak semantik şifahi anlamların ruhu da çekinmeksizin konumlanabilir yazının soylu uzamında.