“Issızın Nutku ya da Leylâ”  

Heidegger’in ifadeleriyle dilin yol üzerinde karşılaşılan bir soru değil,bizzat yolu döşeyen yolu açan şeyin ta kendisi olmasından yola çıkarak denilebilir ki Hasibe Çerko’nun Leylâ isimli öyküleri acı çekenolarak ‘varolan’a ait bir ‘söyleşi’nin olmakta oluşu. Metinlerin hem ‘yazın-ındilsel bağlamı’ (yolu oluşturan) hem de kendisini varoluş söyleşisi hâline getiren gerçekliği’nden (yolu açan) bahsetmek, onu karşılıklı bu oluşta ele almayıâdeta zorunlu kılıyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasında duran iki ucu keskinbıçağıyla, okura acımaksızın devam edecek bu dil, bir acınma-acındırma sığınağından ziyade zorlu bir hükmün gerçeklikler dünyasının ücra bir köşesinde açılımı. Çok yönlü değerlendirmelere açık bu esere ben, edebiyat yazını içerisindekonumlandığı yer ve tür açısından iki yönüyle bakmak istiyorum. Birincisi; öykülerin gerçekle olan ilişkilerini soruşturan ‘gerçeküstü’cülük ile irtibat-sızl-ığı. Diğeri de, çalışmanın dilsel bağlamda tekabül ettiği değerin soruşturulduğubakış açısıdır.Gerçeküstücülük seksenli yıllardan beri, intikam alırcasına Batı dünyasınınsanatına, edebiyatına, kültürel zeminlerine konu oldu. Oysa bu akımın, çok dauzak olmayan geçmişinde Batı Anglo-Amerikan anlatılarında hafifsendiği, biçimciler tarafından sapkın addedildiği biliniyor;“Görselliği uygunsuz, edebîliliği haddini bilmez, biçimin mecburiyetlerinekarşı nispeten özensiz, janr yasalarına karşı aldırışsız olan çocukça hâller vegözden düşmüş formlarla ilgilenen paradoksal bir avangard olarak görülüyordu. Tabii Batı dünyasındaki biçimciliğin optik saflık ideali anlaşılıyor ki çoktanyara almış, kategorik sanatın avangardçı eleştirisi eskimiş vaziyette. Gerçeküstücülük kendine ciddi bir yer açmış vaziyette. Ayrıca, bu akım eski anlatınınIssızın Nutku ya da LeylâYurdagul MEHMEDOĞLUYurdagul MEHMEDOĞLUTü r k D i l i 99içinde bir impense (düşünülmeyen) iken, eski anlatının çağdaş eleştirisi için ayrıcalıklı hâle geldi.1Bu yükselişinden sonradır ki gerçeküstücülüğü çekici kılan unsurlar eleştirel çalışmalara konu oldu. Bu unsurlardan bir tanesi bizim ıssız diye nitelendirdiğimiz durumun bir başka nitelemesi olan tekinsiz kavrayışı. Gerçeküstücüeserler hakkında kullanılan tekinsiz kavrayışı epeyce taraftar topluyor. Bununlaberaber, tekinsiz, içerisindeki bastırılmış malzemeyi de beraberine alarak, kimliği, estetik normları ve toplumsal düzeni karışıklığa itecek bir kaygının kaynağıolarak da görülüyor.Gerçeküstücülüğün Batı dünyasındaki bu seyrinin görünümü olan bu kaygıve tekinsizlik, her ne kadar kendi hikâye geleneğimiz ile birebir örtüşmese desanırım elimizdeki eser için de geçerli. Leylâ’nın metinlerinin gerçeküstücü olarak nitelendirilen bir vasfı olacaksa zannederim bu, öncelikle neyin tekinsizliğidurumu olarak da sorgulandığında anlam kazanacak. Uğruna göze alınan hangiiki uçurum tekinsiz bir yazma tecrübesinde açığa çıkıyor? Kahramanların veyazarın kaygısını oluşturan zıt durumlar nelerdir? Farklı kimliklerin hastalığabenzer biçimde birbirine karıştırılması neden?Kaygı uçurumu ya da ‘tekinsiz’ acı veren mekânlarda beliriyor Leylâ’da.Kendi gerçekliklerinden yaralananlar ve çok önemli mahrumiyetleri olanlar, T.S. Eliot’ın tabiriyle ‘acı veren sevinç’ ile karşılaşıyorlar mesela ‘Karar’ isimliöyküde. Yaralanmanın ve yerine getirilemez mahrumiyetlerin biçimsizleştirilerek dile getirilmesinin sevinci. Hiçbir öykü yaşananla aynı değil gibi sanki. Vefakat yoksunlukların kendisinden de çok ayrı değil. Bu durumda yorum hakkıgibi ortaya çıkan ‘yazdıkça yoksunlaşır mı insan, kururken içine çekilen bir bataklık gibi yoksa, yazdıkça taşırdıkları sebebiyle hafifleyip genişler mi?’ sorusudüşüveriyor yorumcunun zihnine.Gerçeküstücüler, sevgiye ve özgürleşmeye olan inançlarına aykırı düşmemek için tekinsize elbette aldırış etmezler. Tekinsizlik tecrübesi onların aşinaolduğu bir konudur fakat tekinsiz kavramını ciddiye almazlar. Zira çok iyi bilinir ki gerçekle gerçek olmayan, mantıki olanla tahayyülî olan, geride kalanlarile şimdi, yalnızca tekinsizin tecrübesinde bir arada anılabilir. Burada âdeta birçığlığın yükselişi gibi ıssız dilde belirginleşen şey tekinsizliğin kendisini başkayol kalmaksızın dışarıya fırlatışıdır. Ve ıssızda çığlık, olsa olsa, ıssızlığın sürekliliğini sağlayan ve onu esneten dışa çekiliştir. Ve yine bu, aslında sessizliğindaveti olarak bir içe çekiliştir.“Gerçek herkes için çok karmaşık bir şey. Bir yazar olarak yazmadığınızdışarıda bıraktığınız şey, dâhil ettikleriniz kadar çok şey söyler. Metnin sınır1 Hal Foster, Zoraki Güzellik, Çev. Ş. Kaptan, Ayrıntı Yay., 2011, s. 12-13.Issızın Nutku ya da Leylâ100 Tü r k D i l ilarının ötesinde uzanan nedir? Fotoğrafçı çektiği kareyi çerçeveler; yazarlardünyalarını çerçeveler. (...) söyleyemediğimiz o kadar çok şey var ki… söyleyebildiklerimizin, geri kalanının acısını azaltacağını umarız ya da bir şekilde bastıracağını. Öyküler telafi edicidir. Dünya adaletsiz, haksız denetim dışı bir yer.Bir öykü anlattığımızda denetim kurmaya çalışırız; ama bir açıklık, bir delikbırakacak şekilde. Ve belki suskunlukların bir başkası tarafından duyulmasınıumuyoruzdur, öykü devam edebilsin, bir kez daha anlatılabilsin diye. Yazdığımızda, öykünün kendisi kadar sessizliği de sunarız. Sözcükler, dile getirilebilecek olan suskunluğun bir parçasıdır.”2Gerçeküstücü kavramlardan vazgeçilemez olanlardan diğerleri; harikulade,sarsıntılı güzellik ve nesnel rastlantı.3 Eğer, Türk öykü dünyasının gerçeküstücülerine ait ‘mahsus bir dil’i olacaksa yabancısı olmadığımız bu üç kavrayışında bir söylenişi olmalı. Metnin sınırlarının ötesine uzanan suskunluğu ve ıssızlığı muhteşem bir fezada bulmak ve onunla sarsılmak birçok öyküye hayatverir (örnek: Doğu’nun hikâyeleridir). Hatta öyle ki merak ile sessizliği bozanınbağışlanmaması gerekir gerçeküstücülerin dünyasında. Bu sebeple Leylâ, öykülerin ardında çizilen kalemin öyküsünü merak ettirtse de bunun ifşasını talepetmeyi utanca dönüştürebilmektedir hemen. Mahcup olmasak, kahramanlarıniçinde varoldukları o söyleşiye nasıl dâhil olduğumuzu sorarız. Kahramanlar;Leylâ’ da iklimde, benzersiz bir karşılaşmada ve bulunmuş yeni bir hayatta ortaya çıkıyorlar. Onlar bazen yeni anlamalarınızla şimdide ortaya çıkan bulunmuşkayıplar gibi duruyor. Fakat hâlâ mahrumiyeti ile dopdolu olduğumuz durumlardevam ededururken kaybı bulmuş olmak kaybı bulmuş olmak mıdır? Ya dayoksunluğun bir kez daha can deşen kelimeler tarafından dolaşık bir biçimdeortaya çıkartılmasının arzular, ayrılıklar ve ölüm açısından iyi edici yanı mı varki ıssızlık okuyucu ile metin arasında bir belirip bir kayboluyor?Eserin dilsel bağlamı ufkundan baktığımda ise sentaktik (cümle ile ilgili) yönünü olduğu kadar, sözcüklerin ne anlama geldiği (semantik yönünü) deele alabilirim; fakat burada asıl bahsetmek istediğim, Çerko’nun, dilin kullanımındaki sözcüklerle giriştiği kışkırtıcı denebilecek oyunda ‘konuşma bağlamı’.Kelimelerin bir diğer kelime grubunu üretmesindeki doğurganlık ve dişillikkeza. İşte bu bağlam, gerçekliği gerçek üstüne taşımaya çalışsanız bile anlamınsözsüz gerçekleşememesi ve sözün anlamı sadece zaman içinde kalarak gerçekleştirmesi yüzünden, bu sözcükler bizi kendi anlamımızı doğurmaya ve onukendi zamanımızla anlamaya sevk ediyor. Malum, ‘insani anlama’ asla sözler /kelimeler/ dil olmaksızın gerçekleşmez, zamanın dışında kalarak da gerçekleşmez. (Yaratılış hikâyemizde Âdem’e isimlerin öğretilmesinde, insana kelimele2 J. Winterson, Normal Olmak Varken Neden mutlu Olasın, Çev. P. Özgören, Sel Yay., 2015.3 Foster, 16-18.Yurdagul MEHMEDOĞLUTü r k D i l i 101rin sorumluluğunun yüklenmiş olduğunu da düşünebiliriz). Bu sebeple yazarındüşsel dünyasının bize konuşması o kadar da şaşırtıcı olmamalıdır; fakat kimdüşsel dünyasını, gerçekliğin kelimeleriyle bir Rembrandt resmini tasvir edergibi tasvir edebilir ve o resmin içinde okuyucuyu da haberi olmaksızın çizebilir?Sanırım bu kısımda şaşırmakta epey haklı okur ve yorumcu.“Çetin bir yaşam çetin bir dile ihtiyaç duyar-şiir de aynen budur. Edebiyatınsunduğu şey de budur: Neyin ne olduğunu söyleyebilecek kadar güçlü bir dil.O bir saklanma yeri değil. O bir bulma yeri.”4 diyor J. Winterson. Bu bulunmazeminini mekânlarını isimlendirmek öyle kolay olmuyor metinlerin dil muhtevasında. Leylâ’nın öykülerinde de tıpkı Diana’nın Kanlı Kavakları’nda olduğugibi, kelimeler arasında gezerken aniden yakalandığımız bir akış var ve bu akıştagerçek bir zeminde durmak imkânsız gibi; fakat akıntının tıpkı göç gibi hâlâ birmekân olabileceğini düşünmekteyiz. Anlatının bizim mekânsal dünyalarımızlabağlantıya girmesi çok zor olmuyor. Örneğin, ilk öyküde (Karar), zamanda gerive ileri anlatımlarla herkesin yaşayabileceği türden gerçekliklere dokunuyor yazar. Belki de öykülerde bizi saran da ürküten durum da bu. Metaforlar-imgelerdenizinde boğulmaktan korkarken kendi denizimizin farkına varmanın hayreti.Ve boğulmuyoruz. Tekinsiz de olsa yüzüyoruz. Ama sanki öykücü, boğulmayacağımızı önceden vaat ediyor, en azından biliyormuş gibi duruyor.Freudien yaklaşımları umursamadan düşüncenin, düşünülebilecek her şeyidüşünmenin, dilin sınır-eşik durumlarında kelimeleri-kelimelerle yokluyor Çerko. Leylâ’da ki hayata içkin olarak görülebilecek ölüm teması da çiçek çeşitliliği olarak görülebilecek olan hayat da dolambaçlı ve uçurumlu yolunda Eros ileThanatos’u anlatır gibi. Büyük çiçek demetleri ile hayatın bağlarını muhafazamı etmeli yoksa onları ahşap bir kapıya çivileyerek yıkıp bağlantıları tahrip mietmeli? Neyden çözülerek neye bağlanacağımızı söylemeksizin işte bizi bu aralıkta bırakıveriyor. Burada, Foucault’nun Blanchot için söylediği; yazarı eserintezahüründe o denli geri çekmesi, hatta bizim açımızdan düşüncenin uzaktaki,parıldayan görünmez gerçek mevcudiyetine dönülmesi olarak ifade ettiği durum yaşanır. Böylece, öznenin kayboluşu ile dilin varlığı açığa çıkar. 5Saydamlık ve örtük olmak arasındaki ilişkiyi kuran kelimelerin gücünegüvenerek yol alıyor metinler. Kendine özgü tamlamalarla yeni kelimeler icatediyor. Sizce bu tarz söylemenin anlamı nedir, yeni dönem edebiyatı için nekadar gerekli, kelime canlılığı ile temalar arasındaki belirsiz ani geçişlerden siznasıl geçiyorsunuz diye sormak isterken bizim hayretine düştüğümüz ‘nesneler ile geliştirdiği hızlı duygu akışı’nın yatağını metinlerin katları arasında yapıyorÇerko.Yazar, metaforları yoluyla öyküleri zaman içersinde gezdirerek, anidenfarklı zamansallıklara taşıyor gibi. Duygudan mekânlar yapıyor (s. 75). Paragrafların sonunda korku, anne güveni gibi birtakım duygularla bizi baş başabırakıyor. Gerçek mekânlarla bağımızı koparmaya hedeflenmiş bir bağlamıgündemimize taşıyor. Öte taraftan, Hasibe Çerko cinsiyetlerin dillerini gizlemek derdinde değil; fakat metnin parçalanmasından doğan faylarda cinsiyetlerkayboluyor. Cinsiyet bu metinlerde neredeyse ontolojik-metafizik bir kavrayışıihsas ettirir gibi duruyor.Özetle söylemek gerekirse, Hasibe Çerko’nun Leylâ ismindeki öykü toplamı bilincimizin zamansallığı açısından, bu döneme ait, imgeleri yeniden kullanmayı tecrübe eden ve onları kendi içsel denizimizde bir daha kavramayı öneren,varoluşa ait kışkırtıcı metinler. Bu sebeple, neyin ne olduğunu, yani acı çekenin acı çeken olduğunu söyleyebilecek çetin dilin okura merhamet etme, onunkonformist beklentilerine cevap verme gibi küçük hesapları yok. Bu acı içindevarolanın, dünyasal varlığı hakkında her ne söylese zaten bir pathos-hayret üreteceği ortada. Belki de öykülerin; okuyucunun ve yazarın aynı anda, varoluşunkaosunu, kendi kozmozunda gördüğü bir nutuk ve bu ikisinin karşılıklılığındandoğan bir söyleşi olmasından söz edilebilir. Ayrıca bu durumun günümüz öyküdili bakımından, gerçeküstücülerle benzeşen ve ayrışan yönlere sahip olmasıyla belirmiş bir gerçeklik olması onu bu kez, kendi hikâye dilimizin dönüşümüolarak da görmeye sevk edebilir. Bu sebeple onun klasik öykü kitaplarındanayırmak yerine, öykü türünün zamansallığı açısından ele almak daha anlamlı biryaklaşım olabilir. Bu metni, Foucault’nun yine Blanchot için dışarının düşüncesi olarak isimlendirdiği durumun tasviri ile bitirmek ve Leylâ’nın yorumcularının da karşılaşacağı ıssız uzamın uyarısı ile bitirmek istiyorum:‘Gerçekten de söylem, kendisini içselleştiren bir düşüncenin yokuşunu izlemeyi bıraktığı ve dilin kendi varlığına hitap ederek düşünceyi dışarıya doğruçevirdiği andan itibaren aynı zamanda ve tek parça hâlinde şunlardır: deneyimlerin, karşılaşmaların, olanaklı olmayan göstergelerin kılı kırk yaran anlatısı- herdilin dışarısı üzerine dil, sözcüklerin görünmeyen yamaçları üzerine söz; ve dilde zaten varolan, zaten söylenmiş, basılmış, tezahür etmiş şeye dikkat- tam olarak kendinde telaffuz edilmiş şeyin değil de sözcüklerin, durmaksızın onu çözenfısıltıların aralarında dolaşan boşluğun dinlenmesi, her dilin söylem-olmayanıüzerine söylem, ortaya çıktığı görünmez uzamın kurmacası’. 66 Foucault, 25.Heidegger’in ifadeleriyle dilin yol üzerinde karşılaşılan bir soru değil,bizzat yolu döşeyen yolu açan şeyin ta kendisi olmasından yola çıkarak denilebilir ki Hasibe Çerko’nun Leylâ isimli öyküleri acı çekenolarak ‘varolan’a ait bir ‘söyleşi’nin olmakta oluşu. Metinlerin hem ‘yazın-ındilsel bağlamı’ (yolu oluşturan) hem de kendisini varoluş söyleşisi hâline getiren gerçekliği’nden (yolu açan) bahsetmek, onu karşılıklı bu oluşta ele almayıâdeta zorunlu kılıyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasında duran iki ucu keskinbıçağıyla, okura acımaksızın devam edecek bu dil, bir acınma-acındırma sığınağından ziyade zorlu bir hükmün gerçeklikler dünyasının ücra bir köşesinde açılımı. Çok yönlü değerlendirmelere açık bu esere ben, edebiyat yazını içerisindekonumlandığı yer ve tür açısından iki yönüyle bakmak istiyorum. Birincisi; öykülerin gerçekle olan ilişkilerini soruşturan ‘gerçeküstü’cülük ile irtibat-sızl-ığı. Diğeri de, çalışmanın dilsel bağlamda tekabül ettiği değerin soruşturulduğubakış açısıdır.Gerçeküstücülük seksenli yıllardan beri, intikam alırcasına Batı dünyasınınsanatına, edebiyatına, kültürel zeminlerine konu oldu. Oysa bu akımın, çok dauzak olmayan geçmişinde Batı Anglo-Amerikan anlatılarında hafifsendiği, biçimciler tarafından sapkın addedildiği biliniyor;“Görselliği uygunsuz, edebîliliği haddini bilmez, biçimin mecburiyetlerinekarşı nispeten özensiz, janr yasalarına karşı aldırışsız olan çocukça hâller vegözden düşmüş formlarla ilgilenen paradoksal bir avangard olarak görülüyordu. Tabii Batı dünyasındaki biçimciliğin optik saflık ideali anlaşılıyor ki çoktanyara almış, kategorik sanatın avangardçı eleştirisi eskimiş vaziyette. Gerçeküstücülük kendine ciddi bir yer açmış vaziyette. Ayrıca, bu akım eski anlatınınIssızın Nutku ya da LeylâYurdagul MEHMEDOĞLUYurdagul MEHMEDOĞLUTü r k D i l i 99içinde bir impense (düşünülmeyen) iken, eski anlatının çağdaş eleştirisi için ayrıcalıklı hâle geldi.1Bu yükselişinden sonradır ki gerçeküstücülüğü çekici kılan unsurlar eleştirel çalışmalara konu oldu. Bu unsurlardan bir tanesi bizim ıssız diye nitelendirdiğimiz durumun bir başka nitelemesi olan tekinsiz kavrayışı. Gerçeküstücüeserler hakkında kullanılan tekinsiz kavrayışı epeyce taraftar topluyor. Bununlaberaber, tekinsiz, içerisindeki bastırılmış malzemeyi de beraberine alarak, kimliği, estetik normları ve toplumsal düzeni karışıklığa itecek bir kaygının kaynağıolarak da görülüyor.Gerçeküstücülüğün Batı dünyasındaki bu seyrinin görünümü olan bu kaygıve tekinsizlik, her ne kadar kendi hikâye geleneğimiz ile birebir örtüşmese desanırım elimizdeki eser için de geçerli. Leylâ’nın metinlerinin gerçeküstücü olarak nitelendirilen bir vasfı olacaksa zannederim bu, öncelikle neyin tekinsizliğidurumu olarak da sorgulandığında anlam kazanacak. Uğruna göze alınan hangiiki uçurum tekinsiz bir yazma tecrübesinde açığa çıkıyor? Kahramanların veyazarın kaygısını oluşturan zıt durumlar nelerdir? Farklı kimliklerin hastalığabenzer biçimde birbirine karıştırılması neden?Kaygı uçurumu ya da ‘tekinsiz’ acı veren mekânlarda beliriyor Leylâ’da.Kendi gerçekliklerinden yaralananlar ve çok önemli mahrumiyetleri olanlar, T.S. Eliot’ın tabiriyle ‘acı veren sevinç’ ile karşılaşıyorlar mesela ‘Karar’ isimliöyküde. Yaralanmanın ve yerine getirilemez mahrumiyetlerin biçimsizleştirilerek dile getirilmesinin sevinci. Hiçbir öykü yaşananla aynı değil gibi sanki. Vefakat yoksunlukların kendisinden de çok ayrı değil. Bu durumda yorum hakkıgibi ortaya çıkan ‘yazdıkça yoksunlaşır mı insan, kururken içine çekilen bir bataklık gibi yoksa, yazdıkça taşırdıkları sebebiyle hafifleyip genişler mi?’ sorusudüşüveriyor yorumcunun zihnine.Gerçeküstücüler, sevgiye ve özgürleşmeye olan inançlarına aykırı düşmemek için tekinsize elbette aldırış etmezler. Tekinsizlik tecrübesi onların aşinaolduğu bir konudur fakat tekinsiz kavramını ciddiye almazlar. Zira çok iyi bilinir ki gerçekle gerçek olmayan, mantıki olanla tahayyülî olan, geride kalanlarile şimdi, yalnızca tekinsizin tecrübesinde bir arada anılabilir. Burada âdeta birçığlığın yükselişi gibi ıssız dilde belirginleşen şey tekinsizliğin kendisini başkayol kalmaksızın dışarıya fırlatışıdır. Ve ıssızda çığlık, olsa olsa, ıssızlığın sürekliliğini sağlayan ve onu esneten dışa çekiliştir. Ve yine bu, aslında sessizliğindaveti olarak bir içe çekiliştir.“Gerçek herkes için çok karmaşık bir şey. Bir yazar olarak yazmadığınızdışarıda bıraktığınız şey, dâhil ettikleriniz kadar çok şey söyler. Metnin sınır1 Hal Foster, Zoraki Güzellik, Çev. Ş. Kaptan, Ayrıntı Yay., 2011, s. 12-13.Issızın Nutku ya da Leylâ100 Tü r k D i l ilarının ötesinde uzanan nedir? Fotoğrafçı çektiği kareyi çerçeveler; yazarlardünyalarını çerçeveler. (...) söyleyemediğimiz o kadar çok şey var ki… söyleyebildiklerimizin, geri kalanının acısını azaltacağını umarız ya da bir şekilde bastıracağını. Öyküler telafi edicidir. Dünya adaletsiz, haksız denetim dışı bir yer.Bir öykü anlattığımızda denetim kurmaya çalışırız; ama bir açıklık, bir delikbırakacak şekilde. Ve belki suskunlukların bir başkası tarafından duyulmasınıumuyoruzdur, öykü devam edebilsin, bir kez daha anlatılabilsin diye. Yazdığımızda, öykünün kendisi kadar sessizliği de sunarız. Sözcükler, dile getirilebilecek olan suskunluğun bir parçasıdır.”2Gerçeküstücü kavramlardan vazgeçilemez olanlardan diğerleri; harikulade,sarsıntılı güzellik ve nesnel rastlantı.3 Eğer, Türk öykü dünyasının gerçeküstücülerine ait ‘mahsus bir dil’i olacaksa yabancısı olmadığımız bu üç kavrayışında bir söylenişi olmalı. Metnin sınırlarının ötesine uzanan suskunluğu ve ıssızlığı muhteşem bir fezada bulmak ve onunla sarsılmak birçok öyküye hayatverir (örnek: Doğu’nun hikâyeleridir). Hatta öyle ki merak ile sessizliği bozanınbağışlanmaması gerekir gerçeküstücülerin dünyasında. Bu sebeple Leylâ, öykülerin ardında çizilen kalemin öyküsünü merak ettirtse de bunun ifşasını talepetmeyi utanca dönüştürebilmektedir hemen. Mahcup olmasak, kahramanlarıniçinde varoldukları o söyleşiye nasıl dâhil olduğumuzu sorarız. Kahramanlar;Leylâ’ da iklimde, benzersiz bir karşılaşmada ve bulunmuş yeni bir hayatta ortaya çıkıyorlar. Onlar bazen yeni anlamalarınızla şimdide ortaya çıkan bulunmuşkayıplar gibi duruyor. Fakat hâlâ mahrumiyeti ile dopdolu olduğumuz durumlardevam ededururken kaybı bulmuş olmak kaybı bulmuş olmak mıdır? Ya dayoksunluğun bir kez daha can deşen kelimeler tarafından dolaşık bir biçimdeortaya çıkartılmasının arzular, ayrılıklar ve ölüm açısından iyi edici yanı mı varki ıssızlık okuyucu ile metin arasında bir belirip bir kayboluyor?Eserin dilsel bağlamı ufkundan baktığımda ise sentaktik (cümle ile ilgili) yönünü olduğu kadar, sözcüklerin ne anlama geldiği (semantik yönünü) deele alabilirim; fakat burada asıl bahsetmek istediğim, Çerko’nun, dilin kullanımındaki sözcüklerle giriştiği kışkırtıcı denebilecek oyunda ‘konuşma bağlamı’.Kelimelerin bir diğer kelime grubunu üretmesindeki doğurganlık ve dişillikkeza. İşte bu bağlam, gerçekliği gerçek üstüne taşımaya çalışsanız bile anlamınsözsüz gerçekleşememesi ve sözün anlamı sadece zaman içinde kalarak gerçekleştirmesi yüzünden, bu sözcükler bizi kendi anlamımızı doğurmaya ve onukendi zamanımızla anlamaya sevk ediyor. Malum, ‘insani anlama’ asla sözler /kelimeler/ dil olmaksızın gerçekleşmez, zamanın dışında kalarak da gerçekleşmez. (Yaratılış hikâyemizde Âdem’e isimlerin öğretilmesinde, insana kelimele2 J. Winterson, Normal Olmak Varken Neden mutlu Olasın, Çev. P. Özgören, Sel Yay., 2015.3 Foster, 16-18.Yurdagul MEHMEDOĞLUTü r k D i l i 101rin sorumluluğunun yüklenmiş olduğunu da düşünebiliriz). Bu sebeple yazarındüşsel dünyasının bize konuşması o kadar da şaşırtıcı olmamalıdır; fakat kimdüşsel dünyasını, gerçekliğin kelimeleriyle bir Rembrandt resmini tasvir edergibi tasvir edebilir ve o resmin içinde okuyucuyu da haberi olmaksızın çizebilir?Sanırım bu kısımda şaşırmakta epey haklı okur ve yorumcu.“Çetin bir yaşam çetin bir dile ihtiyaç duyar-şiir de aynen budur. Edebiyatınsunduğu şey de budur: Neyin ne olduğunu söyleyebilecek kadar güçlü bir dil.O bir saklanma yeri değil. O bir bulma yeri.”4 diyor J. Winterson. Bu bulunmazeminini mekânlarını isimlendirmek öyle kolay olmuyor metinlerin dil muhtevasında. Leylâ’nın öykülerinde de tıpkı Diana’nın Kanlı Kavakları’nda olduğugibi, kelimeler arasında gezerken aniden yakalandığımız bir akış var ve bu akıştagerçek bir zeminde durmak imkânsız gibi; fakat akıntının tıpkı göç gibi hâlâ birmekân olabileceğini düşünmekteyiz. Anlatının bizim mekânsal dünyalarımızlabağlantıya girmesi çok zor olmuyor. Örneğin, ilk öyküde (Karar), zamanda gerive ileri anlatımlarla herkesin yaşayabileceği türden gerçekliklere dokunuyor yazar. Belki de öykülerde bizi saran da ürküten durum da bu. Metaforlar-imgelerdenizinde boğulmaktan korkarken kendi denizimizin farkına varmanın hayreti.Ve boğulmuyoruz. Tekinsiz de olsa yüzüyoruz. Ama sanki öykücü, boğulmayacağımızı önceden vaat ediyor, en azından biliyormuş gibi duruyor.Freudien yaklaşımları umursamadan düşüncenin, düşünülebilecek her şeyidüşünmenin, dilin sınır-eşik durumlarında kelimeleri-kelimelerle yokluyor Çerko. Leylâ’da ki hayata içkin olarak görülebilecek ölüm teması da çiçek çeşitliliği olarak görülebilecek olan hayat da dolambaçlı ve uçurumlu yolunda Eros ileThanatos’u anlatır gibi. Büyük çiçek demetleri ile hayatın bağlarını muhafazamı etmeli yoksa onları ahşap bir kapıya çivileyerek yıkıp bağlantıları tahrip mietmeli? Neyden çözülerek neye bağlanacağımızı söylemeksizin işte bizi bu aralıkta bırakıveriyor. Burada, Foucault’nun Blanchot için söylediği; yazarı eserintezahüründe o denli geri çekmesi, hatta bizim açımızdan düşüncenin uzaktaki,parıldayan görünmez gerçek mevcudiyetine dönülmesi olarak ifade ettiği durum yaşanır. Böylece, öznenin kayboluşu ile dilin varlığı açığa çıkar. 5Saydamlık ve örtük olmak arasındaki ilişkiyi kuran kelimelerin gücünegüvenerek yol alıyor metinler. Kendine özgü tamlamalarla yeni kelimeler icatediyor. Sizce bu tarz söylemenin anlamı nedir, yeni dönem edebiyatı için nekadar gerekli, kelime canlılığı ile temalar arasındaki belirsiz ani geçişlerden siznasıl geçiyorsunuz diye sormak isterken bizim hayretine düştüğümüz ‘nesneler4 J. Winterson, s. 44.5 Michel Foucault, M. Blanchot:Dışarının Düşüncesi-M. Blanchot, Hayalimdeki Foucault, Çev. A.Meral, Kabalcı Yay., 2005, s. 15-19.Issızın Nutku ya da Leylâ102 Tü r k D i l ile geliştirdiği hızlı duygu akışı’nın yatağını metinlerin katları arasında yapıyorÇerko.Yazar, metaforları yoluyla öyküleri zaman içersinde gezdirerek, anidenfarklı zamansallıklara taşıyor gibi. Duygudan mekânlar yapıyor (s. 75). Paragrafların sonunda korku, anne güveni gibi birtakım duygularla bizi baş başabırakıyor. Gerçek mekânlarla bağımızı koparmaya hedeflenmiş bir bağlamıgündemimize taşıyor. Öte taraftan, Hasibe Çerko cinsiyetlerin dillerini gizlemek derdinde değil; fakat metnin parçalanmasından doğan faylarda cinsiyetlerkayboluyor. Cinsiyet bu metinlerde neredeyse ontolojik-metafizik bir kavrayışıihsas ettirir gibi duruyor.Özetle söylemek gerekirse, Hasibe Çerko’nun Leylâ ismindeki öykü toplamı bilincimizin zamansallığı açısından, bu döneme ait, imgeleri yeniden kullanmayı tecrübe eden ve onları kendi içsel denizimizde bir daha kavramayı öneren,varoluşa ait kışkırtıcı metinler. Bu sebeple, neyin ne olduğunu, yani acı çekenin acı çeken olduğunu söyleyebilecek çetin dilin okura merhamet etme, onunkonformist beklentilerine cevap verme gibi küçük hesapları yok. Bu acı içindevarolanın, dünyasal varlığı hakkında her ne söylese zaten bir pathos-hayret üreteceği ortada. Belki de öykülerin; okuyucunun ve yazarın aynı anda, varoluşunkaosunu, kendi kozmozunda gördüğü bir nutuk ve bu ikisinin karşılıklılığındandoğan bir söyleşi olmasından söz edilebilir. Ayrıca bu durumun günümüz öyküdili bakımından, gerçeküstücülerle benzeşen ve ayrışan yönlere sahip olmasıyla belirmiş bir gerçeklik olması onu bu kez, kendi hikâye dilimizin dönüşümüolarak da görmeye sevk edebilir. Bu sebeple onun klasik öykü kitaplarındanayırmak yerine, öykü türünün zamansallığı açısından ele almak daha anlamlı biryaklaşım olabilir. Bu metni, Foucault’nun yine Blanchot için dışarının düşüncesi olarak isimlendirdiği durumun tasviri ile bitirmek ve Leylâ’nın yorumcularının da karşılaşacağı ıssız uzamın uyarısı ile bitirmek istiyorum:‘Gerçekten de söylem, kendisini içselleştiren bir düşüncenin yokuşunu izlemeyi bıraktığı ve dilin kendi varlığına hitap ederek düşünceyi dışarıya doğruçevirdiği andan itibaren aynı zamanda ve tek parça hâlinde şunlardır: deneyimlerin, karşılaşmaların, olanaklı olmayan göstergelerin kılı kırk yaran anlatısı- herdilin dışarısı üzerine dil, sözcüklerin görünmeyen yamaçları üzerine söz; ve dilde zaten varolan, zaten söylenmiş, basılmış, tezahür etmiş şeye dikkat- tam olarak kendinde telaffuz edilmiş şeyin değil de sözcüklerin, durmaksızın onu çözenfısıltıların aralarında dolaşan boşluğun dinlenmesi, her dilin söylem-olmayanıüzerine söylem, ortaya çıktığı görünmez uzamın kurmacası’. 66 Foucault, 25.